21 Şubat 2019 Perşembe

Under The Dome

İlhandan peri olmaz ama ilham perisi uğramadı herhalde bana son 5 yıldır.

bu süre zarfında değişmeler oldu mu hayatımda bilemiyorum. Olmuştur muhtemelen. Neyse benim size bugün bahsedeceğim konu biraz değişik. Benim bir biladerim var geçenlerde gece yarısı telefon açtı bana ve deli gibi dünyanın küre olmadığını düz olduğunu ve üstünde bir kubbe olduğunu söyledi. Ve dayanakları da vardı örneğin "Rahman Suresi 33. ayete" bir bakın derim.

Neyse ben tabi böyle zihnin 180 derece tersini iddia eden ve fizik kanunlarına direkman savaş açan iddiaları duyduğumda boş durmam. Başladım deli gibi araştırmaya. acayip kitaplar okudum deli gibi videolar izledim. Burada size bunları anlatacak değilim ama "Ersan Juan" isimli vatandaşın "Youtube" kanalına bir göz atın derim.

Size ilginç gelecek şu konulara bir bakın.
 Mesela "Amiral Byrd" 'yi araştırın "operation fishbowl" u araştırın "operation highjump" a bakın, buradan yola çıkarak Cern'deki "Shiva" ne ayak, orada yapılan satanik ayinler, tüneldeki satanik danslar bunlar nedir ve şu paylaştığım bir kaç videoya göz atın derim. Baktığınız her konu başka bir konuyla bağlantı kuracak emin olabilirsiniz. Ben size dünya şöyledir, böyledir demiyorum. Bir araştırın bakalım aklınız hangi tarafa yatacak diyorum.

Kalın sağlıcakla.






5 Mayıs 2014 Pazartesi

Nalıncı Baba..

Nalıncı Baba’nın asıl adı, Muhammed Mimi Efendi’dir. Bergamalıdır. 1592’de vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü ve onu evine defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, önüne bir çeşme koydurdu. Bir tekke ile adını yaşattı. Türbesi Unkapanı’nda, eski Cibali Tütün Fabrikası’nın arkasında, Haraçzade Camii karşısındadır.

Padişahın İşi Ne!

Murat Han (III. Murat) o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister, sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:


- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?

- Akşam garip bir rüya gördüm.

- Hayırdır inşallah.

- Hayır mı, şer mi öğreneceğiz.

- Nasıl yani?

- Hazırlan dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri ve kararlı adımlarla Beyazıd’a çıkar, döner Vefa’ya. Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarlarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatli bakınır. İşte tam o sıra, orta yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar ‘Kimdir bu?’ Ahali ‘Aman hocam hiç bulaşma.’ derler, ‘Ayyaşın, meyhur’un biri işte!’

- Nereden biliyorsunuz?

- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz. Bir başkası tafsilata girer. ‘Biliyor musunuz?’ der, ‘Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar Çarşısı’nda çalışır, nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem nerede namlı mimli kadın varsa takar peşine.’ Hele yaşlının biri çok öfkelidir:

‘İsterseniz komşulara sorun.’ der, ‘Sorun bakalım, onu bir kere olsun cemaatte gören olmuş mu?’

Hasılı mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar mı ortada. Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah önünü keser.

- Nereye?

- Bilmem. Bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz. Öyle veya böyle tebaamızdır. Defnini tamamlasak gerek.

- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.

- Olmaz. Rüyadaki hikmeti çözemedik daha.

- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?

- Mollalığa devam. Naaşı kaldırmalıyız en azından.

- Aman efendim. Nasıl kaldırırız?

- Basbayağı kaldırırız işte.

- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...

- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasılhane bulmalıyız.

- Şurada bir mahalle mescidi var ama...

- Olmaz. Vefat eden sen olaydın nereden kalkmak isterdin?

- Ne bileyim Ayasofya’dan, Süleymaniye’den. En azından Fatih Camii’nden.

- Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Haydi yüklenelim.

Ve gelirler camiye. Siyavuş Paşa sağa sola koşturur kefen, tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü şakilere benzemez. Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.

Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin ona keza. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır ‘Sultanım’ der, ‘Yanlış yapıyoruz galiba’.

- Nasıl yani?

- Heyecana kapıldık, cenazeyi sorup araştırmadan getirdik buraya, Kimbilir hanımı vardı belki, belki de yetimleri?

- Doğru. Öyle ya. Neyse, sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.

Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur, nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler, sanki bu vefatı bekler gibidir. ‘Hakkını helal et evladım.’ der, ‘Belli ki çok yorulmuşsun.’ Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar.

Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, belki hatıralara dalar. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından. ‘Biliyor musun oğlum?’ diye dertli dertli söylenir, ‘Bizim efendi bir âlemdi vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar, ama birinin elinde şarap şişesi görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya.’

- Niye?

- Ümmet-i Muhammed içmesin, diye.

- Hayret.

-Sizin zamanınızı satın almadım mı?

Sonra malum kadınların ücretini öder eve getirirdi. ‘Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım.’ derdi. ‘Öyleyse şimdi dinleseniz gerek...’ O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara. Mızraklı İlmihal, Hüccet-ül İslâm okurdum.

- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki.

- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. ‘Öyle bir imamın arkasında durmalı ki...’ derdi, ‘Tekbir alırken Kâbe’yi görmeli.’

- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi.

- İşte bu yüzden Nişanca’ya, Sofular’a uzanırdı ya. Hatta bir gün ‘Bakasın Efendi!’ dedim,

‘Sen böyle böyle yapıyorsun; ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada’.

- Doğru öyle ya?

- ‘Kimseye zahmetim olmasın!’ deyip mezarını kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. ‘İş mezarla bitiyor mu?’ dedim. ‘Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?’

- Peki o ne dedi?

- Önce uzun uzun güldü, sonra ‘Allah büyüktür hatun.’ dedi, ‘Hem padişahın işi ne?’





5 Temmuz 2013 Cuma

Yavuz Selim'in İnce Ayarı

Müslümanlar Allahın ipine sımsıkı sarılmadıkça. Başımıza verilen bu zalimlerin zulümleri devam edecektir. Büyük padişahım atam Yavuz Selim'in bir hikayesini sizlere aktarmak istiyorum.

Yavuz Sultan Selim, devlet işlerinde düzenli ve programlı hareket eder, istişareyi önemser, vezirlerinin söylediklerini dinler ve kararını öyle verir, karar verdikten sonra da asla dönmezmiş. Onun zamanında kılık kıyafete düşkünlük, gösterişe kapı aralayan binalar inşası, saltanat tantanası vs. bir kenara itilip yerine tam devlet-i ebed-müddet anlayışına uygun bir ruh imarı başarılmıştır. Tabii bunun için başta kendisi olmak üzere bütün devletlilerde sade bir hayat yaşama tavrı öne çıkmıştı. Günlerden birinde Venedik elçisi Antonio Justiniani'ye huzura kabul izni verilmişti. Sadrazam ve devlet erkanı bu ziyaretten hoşnud olmayacaklardı. Çünkü hem sultanın, hem de kendilerinin kılıkları pek perişandı. Venedik elçisinin onları bu halde görmesi devlet itibarını düşürecekti. Ama bunu sultana kim söyleyebilirdi? Devir, sultanın disiplin ve celalinden korkanların "İnşallah Yavuz Selim'e vezir olursun!" cümlesini beddua diye söyledikleri devirlerdi. Nihayet Hersekzade Ahmet Paşa bütün cesaretini toplayıp meseleyi hünkara açtı. O da itiraz etmedi ve "Pek doğru söylersin lala, cümle yeni esvaplar giyile!" buyurdu. Elçinin geleceği gün Kubbealtı'nda divan toplantısı vardı. Vezirler toplantıyı bitirip hep birlikte sultanın yanına arz odasına geçtiler. İçeri girmeleriyle donup kalmaları bir oldu. Meğer sultan yeni hiçbir şey giymemişti. Yalnız elinde bir kılıç vardı ve tahtında otururken onunla oynuyor, pencereden vuran güneşin ışıkları kılıçta yaltırıklar oluşturup odayı dolduruyordu. Kimse hiçbir şey söyleyemedi. Nihayet elçinin geldiği bildirildi ve huzura kabul edildi. Adam kapı kenarında durup namesini takdim etti ve tercüman vasıtasıyla hükümdarın sorularını cevaplandırdı. Konuşma esnasında da hükümdar elindeki kılıçtan yansıyan parıltıları ara ara muhatabının gözüne doğru tutmaktaydı. Konuşma bitince elçinin gitmesine izin verildi. Ardından sultan Hersekzade'ye seslendi: - Ahmet, var elçi beye sor, ağzını ara... Acep bizi nasıl bulmuşlar?!.. Hersekzade emir baş üzre deyip çıktı. Odada çıt çıkmıyordu. Nihayet paşa geri döndüğü vakit heyecan doruktaydı. - Sordun mu Ahmet? - Beli saadetlü hünkarım! "Kılıcının parıltısı öyle gözümü aldı ki kendilerini göremedim bile", dediler. Yavuz gülümsedi ve ayağa kalkıp parmağıyla basamaktaki kılıcı gösterdi: - Kılıcımız parladıkça düşmanın gözü ondan ayrılıp bizi göremez. Ama Allah esirgesin, bir gün paslanır da yaltırıklanmazsa düşman bizi görmek değil, bir de tepeden bakar.

20 Haziran 2013 Perşembe

Karate Kamil Bağımlılığı

2001 den beri bekliyoruz KK5'i yeti gari yap şunu cemre aga, her zaman iddia etmişimdir bizim Kamil Samurai Jack'i haşamat eder :D

2 Haziran 2010 Çarşamba

PENGUEN'İN BU HAFTAKİ KAPAĞI...

PENGUEN'İN BU HAFTAKİ KAPAĞI...


Bu sefer çok anlamlı... yorumlarınız?

Zulm ile abad olan kahr ile berbat olur.

“Arz-ı Mev’ud” İsrail’in yakın ve uzak hedeflerinin üzerindeki ve bu hedeflere yön veren “Temel Strateji” olarak bütün tarih boyunca Yahudi’nin hayatta kalmasına, ölüm-kalım şartlarında varlığını devam ettirmesine sebep “İman Esası”dır. İsrail, siyonizmin vazgeçilmez bir tutkusu olarak, Arz-ı Mevud’u er geç ele geçirmek kararındadır. Arz-ı Mev’ud bir hesaba göre Nil’den Fırat’a kadar olan sahayı içine almaktadır. Fırat’a kadar, ibaresi bilindiği gibi Güneydoğu Anadolu’nun büyük bir parçasını da içine almaktadır. Başka bir hesaba göre ise Arz-ı Mev’ud, İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasındaki YUŞA tepesine kadar uzatılmaktadır.

İsrail’in bu ve buna benzer planlarından vazgeçtiğine dair ortada inandırıcı bir kararı ve tavrı da yoktur. Suriye ve Ortadoğu politikamızın yukarıda işaret ettiğimiz veya işaret etmediğimiz bütün yönleriyle, artıları ve eksileriyle masaya yatırılması, değişen ve gelişen şartlara göre olgunlaştırılması ondan sonra atılacak adımların isabetle atılması, millî menfaatlerimizin gereğidir. Bilinmeyenleri olan bir problemin sadece bilinen unsurlarına bakarak uygulanacak politikalarda başarı şansı az olabilir.


Yahudi cemaatinin yayın organı olan “Şalom” gazetesinde (8 Mart 1989) yayınlanan bir yazı “Allah’a inanmak Yahudiliğin temel inancı değildir; ancak Arz-ı Mev’ud temel inançtır” denmektedir. Ahiret inancı yerine de Yahudiler “Armagedon = Kıyamet” inancı ikame etmişlerdir. Bu da dünyanın harabiyeti değil, büyük bir savaş ve harptir. Bu büyük savaştan sonra vaad edilen büyük “İsrail Devleti” kurulacaktır. Tüm çalışmaları buna dönüktür. Çünkü onlar Allah’ın seçilmiş oğullarıdır. Diğer insanlar ise Allah’ın kullarıdırlar ve Allah’ın oğullarının hizmetini göreceklerdir. “Ben dedim, siz ilahlarsınız. Ve hepiniz Yüce olanın oğullarısınız.” (Mezmurlar - Asafın Mezmurudur- 82:6) “Çünkü bize bir çocuk doğdu, bize bir oğul verildi ve reislik onun omuzları üzerinde olacak.” (İşaya, Bap 9:6) Halbuki Kur’an-ı Kerim ve Furkan-ı Hakîm’in “Maide Sûresi”nin “18. âyeti”: “Yahudiler biz, Allah’ın çocukları ve sevgilileriyiz” derler. De ki: “Hayır, siz de onun yarattığı birer insansınız” buyrularak bu inançlarının yanlışlığı gösterilmektedir. “Armagedon”, “iki kez şifrelenmiş 2000” veya “çok açık şifrelenmiş 2006” senesinden sonrası olacak,” denmektedir.

Çünkü kâhin Michael Drosnin’e göre bu sene içinde “Kudüs”te bir “büyük patlama” olacak ve İsrail’in yıkılışına kadar gidecek olan “Armagedon devri” açılacak... Bu durum Yahudilerin lehine değil aleyhine de şekillenebilir. Çünkü “Zulmün sonu yıkılıştır. Zulm ile abad olan kahr ile berbat olur” denilmiştir.

Filistin Sorunu Hz İbrahim'den beri gelmektedir. Burada asırlar boyu geçinememiş iki topluluk yaşamaktadır. Bu bitmeyen kavganın sebebi, Hz İbrahim'in oğlu İshak'tan İsrailoğullarının, İsmail'den de Arapların gelmiş olması ve kendilerini İshak’ın oğulları olarak kabul edenlerin İsmail oğullarından gelmiş olan Ahir Zaman Peygamberini kabul etmemeleri, Allah’ın kendilerine va’d etmiş olduğu “Arz-ı Mev’ud”un İshak oğullarından gelecek olan bir peygamber, bir kurtarıcı ile verileceği inancıdır. Bu ihtilaf 3000 yıldır sürmektedir. Yahudiler bu inançlarını esas aldıkları için ne İsa’yı (as) ne de bizim peygamberimizi kabul etmemektedirler. Bundan dolayı bir kere Babil hükümdarı, sonra Roma gelip İsrail oğullarını sürgün etmişlerdir. Ancak Osmanlı yönetiminde 400 yıl bu topraklarda Musevi, Müslüman ve Hıristiyanların sıkıntı çekmeden ibadet etmişlerdir. Bu günkü kavganın sebebi de 1948 yılında Yahudiler'e ‘Arz-ı Mevud’, yani vaat edilen toprakların tanınmasıyla başlamıştır.

Peygamberimiz (sav) buyurdu: “Yahudilerle Müslümanlar arasında savaş çıkmadıkça kıyamet kopmaz. Bu savaşta Müslümanlar Yahudilerin tamamını mahvedeceklerdir. Hatta bir taş veya ağacın arksında bir Yahudi saklanmış olsa o taş ve ağaç Allah’ın izniyle ‘arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür’ diyecektir.” (Riyazü’s-Sâlihîn, Diyanet Yay. Ank-1970, 3: 331)

Bu hadis-i şerifi yorumlayan İslam bilginleri hadisten Yahudi devletinin kurulacağını ve çıkardıkları fitne ve zulüm sonucu yıkılıp yok olacağını söylemişlerdir. Çünkü bir devletin kuruluşu dine dayanır. Yahudiler de dini amaçlarla ‘kutsal topraklarda’ İsrail devletini kurmuşlardır. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Yahudiler hakkında nazil olan “Onlara zillet ve meskenet damgası vuruldu.” (Bakara, 2:61) ayetini yorumlarken İsrail devletinin hiss-i milli ve dinî amaçla yola çıkmalarından hikmet-i ilâhiyece kurulmasına müsaade edildiği ve çabuk tokat yemediklerini ifade eder.” (Şualar, 435) Devletin yıkımı ise zulme dayanır. İsrail de bu gün yaptığı zulüm ile yıkımını hazırlamaktadır.

Hadis-i şerifin birinci kısmı tahakkuk etmiştir. Zira savaş devletlerarası olur. Kendi içinde olsa buna “terör” denir. Yahudiler ile Müslümanlar arasında savaş çıkması demek Yahudi devleti kurulacak anlamını içermektedir.

Yahudilerin sürgün sebebi ne ise yıkım sebebi de o olacaktır. Yahudi milletinin seciyesine işleyen dünya hırsı, hile hud’a ve ifsat komiteleri ile her nevi ihtilale parmak karıştırmaları onlara zillet ve yoksulluk damgasını vurduğunu Kur’an beyan ediyor. (Bakara, 60-61; Sözler, 366-367) yine aynı sebeplerden dolayı Müslümanların uyanması ile sürgüne ve helake maruz kalacaklarını peygamberimiz (sav) haber vermektedir. Hadis-i şerifin ikinci kısmının tahakkukunu da ömrümüz varsa göreceğiz demektir. Filistin sorunu ancak bu şekilde çözülebilir. Bir başka çözüm de zaten gözükmemektedir.

Yahudilere Tevrat’ta Allah’ın “kutsal topraklarda devlet kurmaları va’di” bundan 2000 yıl önce tahakkuk etmiştir. Hz. Davud (as) ve Süleyman’ın (as) kurduğu Yahudi devleti büyük bir ihtişam ile dünyaya hükmünü icra etmiş ve sonra da yıkılmıştır. Ama Yahudileri buna inandırmak elbette mümkün değildir. Ancak başlarına kıyamet koptuktan sonra inanacaklardır; ama bu işlerine yaramayacaktır.

M. Ali KAYA